Ne anlatayım?
Varlığından haberdar olmadığın hislerin olabiliyormuş içeride. Birlikte uyuyup uyanmış, üzerine konuşup konuşup sonra onları alıp bir hıyar turşusu kavonozuna bastırmışsın. Turşunuz olmuş, tadı tuzu yerinde afiyet olsun. Kapağı açıp tadına baktığında gerçekle yüzleşmişsin. Söz büyüdür derler ya, içinde tuttuğun her bir harf her bir hece ağzından döküldüğünde farkediyormuş insan gerçeği. Aaa bu duygular benim miymiş? Takıntı olabilir mi bu "duygu" sandığım diye sorguluyorsun bir süre. Takıntılarımızı yerine getirmeyince tetiklenen duygunun içinde kalmak takıntıdan kurtulmama yarar mı? Kendimi takıntıya maruz bırakma bir çıkış yolu olabilir mi? Tamam, deneyelim. Kalalım o duygunun içinde, hatta azıcık da yas tutalım. Tdk'nın dandik tanımlamasına karşın, 'geçmeyen ve onunla yaşamaya alışmaktan hicap duyduğun bir şey'*; yas. Yas da tutalım, kaçıncı kez tuttuğumuz bu denklemdeki en önemsiz detay.
Düşünüyorum da yani. Ben gerçekten sonrasında midemi yakacağını bildiğim o yemeği yine de yerim. İçinde kalmaktan korktuğum asansöre bi şekilde binerim. Kötü haber vereceğine emin olduğum o telefonu yine de açarım. Acı verici olanı bile isteye göze almışım yani belli ki bi'zaman bi'yerde. Acı verici olanın sürpriz bi'şekilde gelmesini kucaklamaktan da başka bir çare kalmıyor bazen bazı durumlarda. Hani çocukken bırak sobaya elini bir kez bassın da dokunmaması gerektiğini anlasın derler ya, ben o sırada elimi bi'kez basmışım da yetmemiş gibi. Mazoşist bir yerden değil ama, sobanın elimde yarattığı acı hissini anlamış ve tamam onu da hallederim gibi bir güç bulmuşum gibi. Ya da herhangi bir noktada herhangi bir güç bulabildi mi acıyla baş eden?
Vakti geliyor, bir bakıyorsun olmaz denen oluyor, Daft Punk müziği bırakıyor. Veronika ölmek istiyor. Elim elinle fiziksel teması kabul edemezken ruhum sarmalanıp en derin denizlerin dehlizlerinde gezinmek istiyor. Rüyalarla yaşayıp kahvaltında anlık memnuniyetine şükrediyorsun. Hayırlısı diyorsun; ben aciz, kimsesiz çaresiz bir kulum, var eden isterse olur, beklerim. Kolaya kaçıyor, akışa sığınıyorsun. Bir güneş daha batıyor, takvimden bir gün daha yırtılıyor görmüyorsun. İpek kozanın güven veren sıcaklığı içine hapsediyor seni. Ağır ağır ölüyor, hissetmiyorsun.
*Melikşah Altuntaş